Ölüm Yadigarları 2. bölümün tamamı

2007-08-15 21:49:00

2. bölüm

Anısına…

 

Harry kan kaybediyordu. Sağ elini sol eliyle sıkıca kavrayıp alçak sesle küfrederken yatak odasının kapısını omuzlayarak açtı. Kırılan Çin porseleninin sesini duydu: Yatak odasının kapısının dışında, yerde duran bir fincan soğuk çayın üzerine basmıştı.

“Hass…?”

Etrafına bakındı; Privet Drive 4 numara terk edilmiş gibiydi. Çay fincanı muhtemelen Dudley’in zekice bubi tuzaklarından biriydi. Harry kanayan elini yüksekte tutarak diğer eliyle fincan parçalarını kenara itti ve zaten tıka basa dolu olduğu yatak odasının kapısından bile görülebilen çöp kutusuna attı. Sonra ağır adımlarla parmağını musluğun altına tutmak üzere banyoya ilerledi.

Sihir yapabilmek için hala 4 gün beklemesinin gerekmesi aptalca, anlamsız, inanılmaz rahatsız edici bir durumdu… fakat parmağındaki tırtıklı kesikle başa çıkamayacağını kendi kendine itiraf etmek zorunda kalmıştı. Yaraların nasıl onarılacağını asla öğrenmemişti ve şimdi bunu düşünüyordu – özellikle de hemen uygulamaya geçeceği planların ışığında –, bu onun sihir eğitimindeki ciddi bir kusur olarak görünüyordu. Hermione’ye bunun nasıl yapıldığını sormayı aklının bir köşesine yazarak, yatak odasına dönüp kapıyı arkasından çarpmadan önce yerden olabildiğince çok çay silmek üzere tuvalet kağıdından büyük bir yumak oluşturdu.

Harry sabahı okul sandığını alt yıl önce doldurduğundan bu yana ilk kez tamamen boşaltmakla geçirmişti. Araya giren okul yıllarının başlangıcında, sadece içindekilerin üstteki dörtte üçünü elden geçirerek yenilemiş veya değiştirmiş, dipte genel bir artık yığını bırakmıştı – eski tüy kalemler, kurutulmuş böcek gözleri, artık ayağına olmayan çorap tekleri. Harry birkaç dakika önce elini bu yığına daldırmış, sağ elinin dördüncü parmağında keskin bir acı hissetmiş ve geri çektiğinde şakır şakır kanadığını görmüştü.

Şimdi biraz daha dikkatli hareket ediyordu. Tekrar sandığın yanına diz çökerek sandığın dibini el yordamıyla taradı ve CEDRIC DIGGORY’i destekle! ile DANDİK POTTER! arasında gidip gelerek zayıf bir şekilde yanıp sönen eski bir rozete, çatlak ve işi bitmiş bir Sinsioskopa ve içinde R.A.B. imzalı bir notun bulunduğu altın bir madalyona eriştikten sonra, en sonunda hasara neden olan keskin kenarı buldu. Onu hemen tanıdı. Ölen vaftiz babası Sirius’un ona verdiği büyülü aynanın birkaç santimetre uzunluğundaki bir parçasıydı. Harry parçayı kenara koydu ve dikkatle sandığın içinde geriye kalan parçaları aradı, fakat vaftiz babasının son hediyesinden geriye kalan, artık yığınının en dibine parlak kumtaşı gibi yapışmış olan cam tozundan başka bir şey değildi.

Harry doğrulup oturdu ve elini kesen tırtıklı parçayı incelemeye başladı, kendi parlak yeşil gözünün geri yansımasından başka bir şey göremedi. Sonra ayna parçasını yatağın üzerinde okunmamış halde duran o sabahki Gelecek Postası’nın üzerine koyarak aniden aklına üşüşen acı anılardan, bıçak gibi saplanan pişmanlıktan ve kırık aynayı kullanması gerektiği zaman hatırlamış olma özleminden kurtulmaya çalışmak için sandıkta geri kalan çerçöpün içine daldı.

Sandığı tamamen boşaltmak, gereksiz nesneleri atmak ve geri kalanları bundan sonra ihtiyacı olacaklar ve olmayacaklar şeklinde gruplamak bir saatini daha aldı. Okul ve Quidditch cübbeleri, kazan, parşömen, tüy kalemler ve ders kitaplarının çoğu, geride bırakılmak üzere bir köşeye yığılmıştı. Teyzesiyle eniştesinin onları ne yapacağını merak etti; muhtemelen sanki korkunç bir suçun kanıtıymış gibi gece yarısı yakarlardı. Muggle giysileri, Görünmezlik Pelerini, iksir yapım kiti, bazı kitaplar, Hagrid’in bir zamanlar vermiş olduğu fotoğraf albümü, bir mektup yığını ve asası, sırt çantasının içine yerleştirilmişti. Ön bölmesinde Çapulcu Haritası ve içinde “R.A.B.” imzalı notun bulunduğu madalyon vardı. Bu madalyon bu ayrıcalıklı bölmeye değeri olduğu için değil – mantık açısından değersizdi –, onu ele geçirmenin neye mal olduğu düşünülerek yerleştirilmişti.

Masasında, kar beyazı baykuşu Hedwig’in yanında, hatırı sayılır bir gazete yığını duruyordu: Her biri Harry’nin bu yaz Privet Drive’da geçirdiği bir günü simgeliyordu.

Yerden kalktı, gerindi ve masasına doğru ilerledi. Gazeteleri birer birer alıp çöp yığınının üzerine atmaya başladığında Hedwig kıpırdamadı bile; baykuş ya uyukluyor, ya da numara yapıyordu; o anda Harry’e onu kafesinden çok az çıkardığı için kızgındı.

Harry gazete yığınının dibine yaklaşırken yavaşladı, yaz için Privet Drive’a döndükten kısa bir sonra geldiğini bildiği özel bir baskıyı arıyordu, o sayının ön sayfasında Hogwarts’ın Muggle Araştırmaları öğretmeni Charity Burbage’ın istifasından kısaca söz ediliyordu. Sonunda o sayıyı buldu. Onuncu sayfayı çevirirken masasının önündeki sandalyeye oturdu ve aradığı yazıyı tekrar okudu.

 

ALBUS DUMBLEDORE’UN HATIRASINA

Yazan Elphias Dodge

 

Albus Dumbledore ile 11 yaşındayken, Hogwarts’taki ilk günümüzde tanıştım. Birbirimizin ilgisini çekmemiz kuşkusuz, ikimizin de kendini dışlanmış hissettiği gerçeğinden kaynaklanıyordu. Okula başlamadan hemen önce ejderha çiçeğine yakalanmıştım ve artık hastalığı bulaştırmıyor olmama rağmen, çiçekbozuğu görüntüm ve yeşilimsi rengim yüzünden birçok kişi bana yaklaşacak cesareti bulamıyordu. Albus’a gelince, Hogwarts’a istenmeyen bir şöhretin yükünü taşıyarak gelmişti. 1 yıldan bile az bir süre önce, babası Percival üç genç Muggle’a karşı giriştiği vahşi ve gazetelerde fazlasıyla yer alan bir saldırı nedeniyle hüküm giymişti.

Albus babasının (Azkaban’da ölmüştü) bu suçu işlediğini asla inkar etmedi; tam tersine, ben ona bunu soracak cesareti bulduğum zaman, beni babasının suçlu olduğunu bildiğine temin etti. Dumbledore bunun dışında bu üzücü konu hakkında konuşmayı reddetti, gerçi birçokları onu konuşturmaya çalışmıştır. Aslında bazıları babasının işlediği suçu överken Albus’un da Muggle’lardan nefret eden biri olduğunu varsayıyordu. Daha fazla yanılamazlardı; Albus’u tanıyan herkesin onaylayacağı gibi, en ufak bir Muggle karşıtı eğilim sergilememiştir. Aslına bakarsanız, Muggle haklarını kararlı bir şekilde desteklemesi ona sonraki yıllarda birçok düşman kazandırmıştı.

Ancak, birkaç ay içinde Albus’un kendi ünü, babasınınkini gölgede bıraktı. Okuldaki ilk yılı sona erdiğinde artık Muggle’lardan nefret eden birinin oğlu olarak anılmayacak, bunun yerine aşağı yukarı okulun görmüş olduğu en parlak öğrenci olarak tanınacaktı. Onun arkadaşı olma ayrıcalığına ulaşan bizler onu örnek aldık, her zaman cömertçe dağıttığı yardım ve cesaretlendirmelerden bahsetmeye bile gerek yok. Yaşamının ilerleyen yıllarında bana hayattaki en büyük mutluluğunun öğretmek olduğunu daha o zamanlarda bile bildiğini itiraf edecekti.

Sadece okulun sunduğu tüm ödülleri kazanmakla kalmadı, kısa bir süre içinde ünlü simyacı Nicholas Flamel, ünlü tarihçi Bathilda Bagshot ve sihir teorisyeni Adalbert Waffling gibi o günlerin en ünlü büyücüleriyle düzenli olarak yazışmaya da başladı. Bazı yazıları Günümüzde Biçim Değiştirme, Tılsımın Zorlukları ve İksircinin Elkitabı gibi tanınmış yayınlarda yer aldı. Dumbledore’un kariyeri ışık hızıyla yükseldi ve merak edilen tek konu onun ne zaman Sihir Bakanı olacağıydı. Sonraki yıllarda sık sık bu görevin peşinde olduğu iddia edilse de, asla öyle bir arzusu olmadı.

Biz Hogwarts’a başladıktan 3 yıl sonra Albus’un kardeşi Aberforth okula başladı. Birbirlerine benzemiyorlardı; Aberforth asla bir kitap kurdu olmadı ve Albus’un aksine, tartışmaları mantıklı konuşmalar yerine düellolarla çözmeyi tercih ediyordu. Ancak bazılarının iddia ettiği gibi iki kardeşin dost olmadığını söylemek yanlış olur. iki farklı gencin arasında olabilecek yumuşak sürtüşmeler yaşıyorlardı. Aberforth’a haksızlık etmemek için, Albus’un gölgesinde yaşamanın tamamen rahat bir deneyim olamayacağını itiraf etmeliyim. Devamlı olarak gölgesinde kalmak onun arkadaşı olmanın bir yan etkisiydi ve kardeşi olmanın da daha keyifli olması mümkün değil.

Albus ve ben Hogwarts’tan ayrıldığımız zaman, ayrı ayrı kendi kariyerlerimizin peşine düşmeden önce birlikte geleneksel dünya turuna çıkmayı, yabancı büyücüleri ziyaret edip gözlemlemeyi planlıyorduk. Ancak araya giren bir trajedi, bu planı engelledi. Tam yolculuğa çıkacağımız akşam, Albus’un annesi Kendra öldü ve Albus’u ailenin reisi ve aileyi geçindirecek tek kişi olarak yalnız bıraktı. Ben yolculuğumu Kendra’nın cenazesine katılıp saygılarımı sunmaya yetecek kadar erteledim ve ardından artık yalnız geçecek bir yolculuğa çıkmak üzere oradan ayrıldım. Bakması gereken iki küçük kardeşi ve onlara bırakılan az miktardaki altınla, Albus’un benimle gelmesi söz konusu bile olamazdı artık.

Bu dönem, hayatımızın en az iletişimde bulunduğumuz kısmı oldu. Ben Albus’a, belki de duyarsız davranarak, Yunanistan’da Kimeralardan kılpayı kaçışımdan Mısırlı simyacıların deneylerine kadar yolculuğumda karşılaştığım mucizeleri anlattığım mektuplar yazdım. O da mektuplarında bana böylesine parlak bir büyücü için korkunç derecede sönük olduğunu tahmin ettiğim günlük yaşamından biraz söz etti. Yolculuğumun ilk yılı sona ermek üzereyken kendimi yaşadıklarıma kaptırmıştım ki, Dumbledore’ların başına gelen ikinci trajediyi dehşetle öğrendim: Albus’un kızkardeşi Ariana ölmüştü.

Ariana’nın sağlığı uzun zamandır kötü durumdaydı ama, annelerinin kaybından çok kısa bir süre sonra gerçekleşen bu darbe, her iki erkek kardeşi de derinden etkiledi. Albus’a yakın olan herkes – ve ben de kendimi bu şanslı kişilerden sayıyorum – Ariana’nın ölümünün ve Albus’un kendini bundan sorumlu tutmasının (fakat elbette onun bunda bir suçu yoktu), onun üzerinde sonsuza dek silinmeyecek bir iz bıraktığı konusunda hemfikirdir.

Eve döndüğümde çok daha yaşlı birinin çekebileceği acıları yaşamış olan bir genç adam buldum. Albus eskisinden daha ağırbaşlıydı ve çok daha az neşeliydi. Çektiği acıya ek olarak, Ariana’nın kaybı Albus ile Aberforth’u yeniden yakınlaştıracağına, onları birbirine yabancılaştırmıştı. (Bu durum zamanla geçecekti – ilerleyen yıllarda yeniden iletişime geçecek ve yakın bir ilişki olmasa da, kesinlikle samimi bir dostluk kuracaklardı.) Ancak o zamandan sonra ebeveynlerinden ya da Ariana’dan çok nadir olarak bahsetti ve arkadaşları bu konuda konuşmamayı öğrendiler.

Bunu izleyen yıllardaki başarılarından diğer yazarlar bahsedecektir. Dumbledore’un büyücülük hakkındaki bilgi birikimimize ejderha kanının 12 kullanımını keşfetmesi gibi sayısız katkısı olmuştur; gelecek nesiller, tıpkı Büyüceşura’nın Baş Büyücüsü iken verdiği birçok kararda gösterdiği bilgelikten olduğu gibi, bu bilgilerden de yarar görecektir. Hala hiç bir büyücü düellosunun Dumbledore ile Grindelwald’ın 1945 yılında yaptığı düello ile karşılaştırılamayacağı söylenir. Bu düelloya tanık olanlar bu iki sıra dışı büyücüyü çarpışırken görmenin onlara yaşattığı korku ve dehşeti yazıya dökmüşlerdi. Dumbledore’un zaferi ve büyücü dünyası için sağladığı sonuçlar, sihir tarihinde Uluslararası Gizlilik Kanunu’nun yürürlüğe girmesi veya Adı Anılmayan Kişi’nin düşüşü ile denk bir dönüm noktası olarak kabul edilir.

Albus Dumbledore asla kibirli veya kendini beğenmiş biri olmadı; herkeste değerli bir yön bulabilirdi, görünüşte önemsiz dursa ya da onu perişan etmemiş gibi görünse de, yaşadığı erken kayıpların ona büyük bir insanlık sevgisi ve sempati kazandırdığına inanıyorum. Onun dostluğunu anlatamayacağım kadar çok özlüyorum, ama benim kaybın büyücülük dünyasının kaybının yanında hiç kalır. En ilham veren ve en sevilen Hogwarts müdürüydü. Yaşadığı gibi öldü: Daima iyilik için çalıştı, son anına kadar onunla tanıştığım gün ejderha çiçeği geçirmiş küçük bir oğlana yardım elini uzatmaya hazır olan aynı insan olmaya devam etti.

 

Harry okumayı bitirmişti ama biyografinin yanındaki resme bakmaya devam etti. Dumbledore’un yüzünde tanıdık nazik gülümsemesi vardı, fakat yarımay çerçeveli gözlüklerinin üzerinden bakarken, hüznü bir utanç duygusuyla karışan Harry’i gazeteden bile X ışınıyla süzüyor gibiydi.

Dumbledore’u iyi tanıdığını sanıyordu, fakat bu biyografiyi okurken onu aslında hiç tanımadığını fark etmek zorunda kalmıştı. Dumbledore’un çocukluğunu ya da gençliğini hiç düşünmemişti; sanki Harry’nin onu tanıdığı şekilde, saygıdeğer, gümüş saçlı ve yaşlı bir şekilde ortada bitivermişti. Genç bir Dumbledore düşüncesi tek kelimeyle tuhaftı, tıpkı aptal bir Hermione ya da dost canlısı bir Patlar-Uçlu Keleker hayal etmek gibi.

Dumbledore’a geçmişini sormak hiç aklına gelmemişti. Tuhaf, hatta uygunsuz bir his olacağına kuşku yoktu, fakat ne de olsa Dumbledore’un Grindelwald ile yaptığı efsanevi düelloyu herkes bilirdi ve Harry Dumbledore’a ne bunun nasıl bir his olduğunu ne de diğer ünlü başarılarını sormayı akıl etmişti. Hayır, onlar her zaman Harry’den bahsetmişlerdi, Harry’nin geçmişi, Harry’nin geleceği, Harry’nin planları… ve şimdi Harry’e öyle geliyordu ki, geleceğinin çok tehlikeli ve çok belirsiz olduğu gerçeğine rağmen, Dumbledore’a kendisiyle ilgili daha fazla şey sorma fırsatını kaçırdığı o bir daha yakalanamayacak anlarda, Müdürüne sorduğu tek kişisel soru, aynı zamanda Dumbledore’un dürüstçe cevap vermediğinden kuşkulandığı tek soruydu:

"Ayna'ya bakınca siz ne görüyorsunuz?"

"Ben mi? Elimde bir çift yün çorapla kendimi görüyorum."

Harry birkaç dakika düşündükten sonra yazıyı Gelecek Postası’ndan yırtarak ayırdı, dikkatle katladı ve Pratik Savunma Büyüsü ve Karanlık Sanatlara Karşı Kullanımı’nın ilk cildinin içine tıktı. Sonra gazetenin geri kalanını çöp yığınının üstüne attı ve yüzünü odaya döndü. Çok daha düzenliydi. Geriye kalanlar sadece hala yatağın üzerinde duran bugünkü Gelecek Postası ve onun üzerinde duran kırık ayna parçasıydı.

Harry odayı geçerek ayna parçasının bugünkü gazetenin üzerinden aldı ve Gelecek Postası’nı açtı. Bu sabah katlanmış gazeteyi getiren baykuştan alırken şöyle bir manşetine bakıp, Voldemort’la ilgili bir şey yazmadığını görünce bir kenara atmıştı. Harry Bakanlığın Gelecek Postası’na Voldemort’la ilgili haberleri yayınlamamaları için baskı yaptığından emindi. Bu yüzden, kaçırdığı haberi ancak şimdi görebilmişti.

Ön sayfanın alt yarısına doğru, uzun adımlarla yürüyen tedirgin görünümlü bir Dumbledore resminin üstüne daha küçük bir başlık atılmıştı: DUMBLEDORE – SONUNDA GERÇEĞİ ÖĞRENECEK MİYİZ?

Gelecek hafta, birçokları tarafından kendi kuşağının en büyük büyücüsü olarak nitelenen çatlak dahinin akıllara durgunluk veren öyküsünü okuyacaksınız. Rita Skeeter pek saygın, gümüş sakallı bilge imajını sıyırıp atarak Dumbledore’un sorunlu çocukluğunu, yasadışı gençliğini, yaşam boyu süren kan davasını ve mezarına taşıdığı suç dolu sırlarını su yüzüne çıkarıyor. Herkesin Sihir Bakanı olmasını beklediği bir adam NEDEN sadece bir okul müdürü olmaktan hoşnuttu? Zümrüdüanka Yoldaşlığı adıyla bilinen gizli örgütün gerçek amacı NEYDİ? Dumbledore’un sonu gerçekte NASIL geldi?

Bunların ve daha birçok sorunun cevapları Rita Skeeter’ın yazdığı bomba gibi yeni biyografi Albus Dumbledore’un Yaşamı ve Yalanları’nda ortaya çıkacak. Rita Skeeter’ın muhabirimiz Betty Braithwaite’ye verdiği özel röportajı gazetemizin 13. sayfasında bulabilirsiniz.

 

Harry gazeteyi yırtarcasına açtı ve 13. sayfayı buldu. Haber bir başka tanıdık yüzün resminin üzerine yerleştirilmişti: Mücevherlerle süslenmiş bir gözlük takan, sarı saçının bukleleri titizlikle tek tek kıvrılmış olan bir kadındı bu, bariz bir zafer gülümsemesinin ardında arsızca dişleri görünüyor ve kıpır kıpır parmaklarıyla onu işaret ediyordu. Harry bu mide bulandırıcı manzarayı görmezden gelmek için elinden geleni yaparak okumaya devam etti.

 

Rita Skeeter’ı şahsen tanıdığınızda, tüy kalemiyle çizdiği o ünlü acımasız portrelerin düşündürebileceğinden çok daha sıcak ve yumuşak biriyle karşılaşıyorsunuz. Beni sevimli evinin girişinde karşılayarak bir fincan çay ve bir dilim pandispanya ikram etmek üzere doğru mutfağına buyur etti ve bir de baktık ki dedikodu kazanında en taze haberleri kaynatmaya başlamışız bile. 

“Eh, elbette Dumbledore biyografi yazan herkesin rüyasıdır.” diyor Skeeter. “Bu kadar uzun ve dolu bir yaşam. Eminim benim kitabım arkadan gelecek birçoğunun ilki olacak.”

Skeeter kesinlikle inanılmaz bir hızla yazıyor. 900 sayfalık kitabı Dumbledore’un Haziran ayındaki gizemli ölümünden sadece 4 hafta sonra tamamlanmış. Bu süper hız marifetinin nereden geldiğini soruyorum.

“Oh, benim kadar uzun bir süre gazetecilik yaptığınız zaman yayın tarihine yazı yetiştirmek tabiatınızın bir parçası haline geliyor. Büyücü dünyasının tüm hikayeyi öğrenmek için haykırdığını biliyordum ve bu ihtiyacı karşılayan ilk kişi olmak istedim.”

Sözü Büyüceşura Özel Danışmanı ve Albus Dumbledore’un uzun süreli arkadaşı olan Elphias Doge’un kısa süre önce geniş ölçüde yayınlanan açıklamalarına getiriyorum. Doge “Skeeter’ın kitabında bir Çikolatalı Kurbağa kartından daha az gerçek var!” demişti.

Skeeter başını geriye atarak bir kahkaha patlatıyor.

“Sevgili bunak Dodgy! Onunla birkaç yıl önce deniz insanlarının hakları için görüştüğümü hatırlıyorum, Allah selamet versin. Tamamen bunamıştı, Windermere gölünün dibinde oturduğumuzu sanıyor ve bana sürekli olarak alabalıklara dikkat etmemi söylüyordu.”

Fakat yine de Elphias Doge’un haksız suçlamaları birçok köşede yankılanmakta. Skeeter gerçekten Dumbledore’un uzun ve sıra dışı hayatının eksiksiz bir portresini çıkarmak için kısacık 4 haftanın yeterli olduğuna inanıyor mu?

“Oh, hayatım,” diye gülümsüyor Skeeter, bana parmak eklemleriyle şefkatle hafifçe vururken, “Kocaman bir Galleon kesesi, hayır kelimesini kabul etmemek ve güzel, sivri dilli bir Tez Tekrar Tüyü ile ne kadar çok bilgi edinilebileceğini sen de benim kadar biliyorsun! Zaten insanlar Dumbledore’un üzerindeki pisliği sıyırmak için sıraya girmişlerdi. Biliyorsun herkes onun o kadar da harika olduğunu düşünmüyordu – çok sayıda önemli kişinin ayağına bastı. Fakat yaşlı bunak Doge yükseklerde uçan Hipogrif’inden inebilir, çünkü birçok gazetecinin uğrunda asasını feda edebileceği bir kaynağa ulaşmıştım, daha önce asla kamuoyuna açıklama yapmamış olan ve gençliğinin en çalkantılı ve en karışık zamanında Dumbledore’un yanında olan birine.”

Skeeter’ın öncü biyografisinin yayınlanması, Dumbledore’un lekesiz bir hayat yaşadığına inananları kesinlikle birkaç şokun beklediğini gösteriyor. Ortaya çıkardığı en büyük sürprizlerin neler olduğunu soruyorum.  

“Haydi Betty, yapma, kimse kitabı almadan bütün sırları açıklayacak değilim!” diye gülüyor Skeeter. Fakat hala Dumbledore’un sakalı kadar ak bir hayat yaşadığını düşünenleri sert bir uyanışın beklediğini söyleyebilirim! Şimdilik şunu söyleyelim, onun Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen’e duyduğu öfkeyi bilen hiç kimse gençliğinde kendisinin gırtlağına kadar Karanlık Sanatlar’a battığını hayal bile etmemiştir! Ve yaşlılığını tolerans için yalvararak geçiren bir büyücü için, gençliğinde kesinlikle pek geniş fikirli değilmiş! Evet, Albus Dumbledore’un son derece karanlık bir geçmişi var, örtbas etmek için büyük çaba gösterdiği şüphe uyandıran ailesinden bahsetmiyorum bile.”

Skeeter’a kast ettiği kişinin Dumbledore’un 15 yıl önce sihrin uygunsuz kullanımı nedeniyle minik bir skandala yol açtığı için Büyüceşura tarafından mahkum edilen kardeşi Aberforth olup olmadığını soruyorum.

“Oh, Aberforth pisliğin sadece görünen üst kısmı.” diye gülüyor Skeeter. “Hayır, hayır, ben vaktini keçilerle geçirmeye düşkün olan bir kardeşten çok daha kötü bir şeyden bahsediyorum, Muggle kasabı bir babadan bile daha kötü – Gerçi Dumbledore ikisini de gizli tutamadı, her ikisi de Büyüceşura tarafından mahkum edildiler. Hayır, benim ilgimi çeken annesi ve kızkardeşi ve biraz eşeleyince bir pislik yuvası buldum – ama dediğim gibi, tüm ayrıntılar için 9. bölümle 12. bölüm arasındaki kısmı beklemek zorundasınız. Şu anda tüm söyleyebileceğim şu, Dumbledore’un burnunun nasıl kırıldığını asla anlatmamasında şaşılacak bir şey yok.”

Soyağacını bir yana bırakalım, Skeeter Dumbledore’un birçok sihirli keşif yapmasına yol açan parlak zekasını da mı inkar ediyor?

“Akıllı biriydi” diye itiraf ediyor, “gerçi şimdi birçok kişi onun ulaştığı iddia edilen başarıların gerçekten tamamen ona ait olup olmadığını sorguluyor. 16. bölümde açıkladığım gibi, Ivor Dillonsby Dumbledore onun yayınlarını “ödünç aldığı” sırada zaten ejderha kanının 8 kullanımını keşfetmiş olduğunu iddia ediyor.”

Fakat Dumbledore’un bazı başarıları inkar edilemez, deme girişiminde bulunuyorum. Grindelwald’a karşı kazandığı ünlü zafere ne demeli?

“Oh, şimdi, Grindelwald’dan bahsettiğine çok sevindim.” diyor Skeeter boşuna umut uyandıran bir gülümsemeyle. “Korkarım Dumbledore’un ünlü zaferiyle gözleri boyanmış olanlar bomba gibi bir sürprize hazırlansa iyi olur – hatta belki de bir tezek bombasına. Gerçekten çok pis bir iş. Tüm söyleyeceğim şu, ortada gerçekten efsaneleşen görkemli bir düello olduğundan o kadar da emin olmayın. İnsanlar benim kitabımı okuduktan sonra Grindelwald’ın asasının ucundan elçabukluğuyla bir beyaz mendil çıkarıp uslu uslu geldiği sonucuna varmak zorunda kalabilir!”

Skeeter bu ilginç konu hakkında daha fazla bilgi vermeyi reddediyor, bu yüzden biz de bunun yerine okurlarını kuşkusuz diğerlerinden çok daha fazla büyüleyecek olan ilişkiye geliyoruz.

“Oh evet,” diye hızla başını sallıyor Skeeter, tüm “Potter-Dumbledore” ilişkisine tam bir bölüm ayırdım. Sağlıksız, hatta fesat bir ilişki deniyor buna. Yine, okurlarınız tüm hikayeyi öğrenmek için kitabımı almak zorundalar, fakat Dumbledore’un Potter’a başından beri olağan dışı bir ilgisi olduğuna hiç kuşku yok. Bu gerçekten çocuğun iyiliği için miydi – eh, göreceğiz. Potter’ın son derece sorunlu bir ergenlik geçirdiği herkesin bildiği bir şey.”

Skeeter’a geçen yıl Harry Potter ile yaptığı ünlü röportajdan sonra onunla hala görüşüp görüşmediğini soruyorum: Potter ona özel bir söyleşi vererek Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen’in dönüşü hakkındaki inancını anlatmıştı.

“Oo, evet, aramızda çok yakın bir bağ oluştu” diyor Skeeter. “Zavallı Potter’ın çok az gerçek dostu var ve biz onunla hayatının en zor anlarından birinde karşılaştık – Üçbüyücü Turnuvası sırasında. Ben belki de gerçek Harry Potter’ı tanıdığını söyleyebilecek yaşayan birkaç kişiden biriyim.”

Bu da bizi dosdoğru Dumbledore’un son saatleriyle ilgili olarak dönüp dolaşan çok sayıdaki dedikoduya getiriyor. Skeeter Dumbledore öldüğü zaman Potter’ın orada olduğuna inanıyor mu?

“Eh, çok fazla şey anlatmak istemiyorum – hepsi kitapta var – fakat Hogwarts Şatosu’nun içinde Dumbledore düştükten, atladıktan ya da aşağı itildikten hemen sonra Potter’ın koşarak kaçtığını gören şahitler var. Potter daha sonra kendisine karşı büyük bir kin beslediğini herkesin bildiği Severus Snape’in aleyhinde kanıtlar ileri sürdü. Her şey göründüğü gibi mi? Buna büyücü toplumu karar verecek – kitaplarımı okuduktan sonra.”

Bu ilginç notu da kaydettikten sonra oradan ayrılıyorum. Skeeter’ın tüy kalemiyle anında çok satan listesinin başına oturacak bir kitap yazdığına kuşku yok. Bu arada, Dumbledore’un hayranlar ordusu yakında kahramanları hakkında ortaya çıkacak olanları titreyerek bekleyebilirler.

Harry yazının sonuna gelmişti, fakat sayfaya boş bakışlarla bakmayı sürdürdü. İğrenme ve öfke duyguları, içinde kusmak üzereymiş gibi bir his uyandırarak yükseliyordu; gazeteyi buruşturarak tüm gücüyle duvara fırlatıp attı; top şeklindeki gazete, çoktan taşmış olan çöp kutusunun etrafında yığılan çerçöpe eklendi.

Nereye gittiğini görmeden odada uzun adımlarla dolaşmaya başladı, boş çekmeceleri açıyor, kitapları alıp sadece aynı yığının üzerine koyuyordu, ne yaptığının neredeyse hiç farkında değildi; Rita’nın yazısından rasgele pasajlar beyninde yankılanıyordu: tüm “Potter-Dumbledore” ilişkisine tam bir bölüm ayırdım… Sağlıksız, hatta fesat bir ilişki deniyor buna… gençliğinde kendisinin gırtlağına kadar Karanlık Sanatlar’a battığını… çünkü birçok gazetecinin uğrunda asasını feda edebileceği bir kaynağa ulaşmıştım…

“Yalancı!” diye haykırdı Harry, ve pencereden çim biçmeye ara veren kapı komşusunun tedirgin bir şekilde ona baktığını gördü.

Harry sert bir hareketle yatağına oturdu. Kırık ayna parçası onun çevresinde hoplayarak uzaklaştı; o parçayı alıp parmakları arasında çevirdi, Dumbledore’u ve Rita Skeeter’ın ününe leke sürmek için söylediği yalanları düşünüp durdu…

Bir an parlak mavi bir ışık yanıp söndü. Harry donup kaldı, kesik parmağı yeniden aynanın tırtıklı kenarında kaydı. Hayal görmüştü, hayal görmüş olmalıydı. Omzunun üstünden arkaya doğru baktı, ama duvar Petunia teyzenin seçtiği iğrenç şeftali rengindeydi: Aynada yansıyabilecek mavi hiçbir şey yoktu. Ayna parçasına tekrar baktı ve kendi parlak yeşil gözünün geri yansımasından başka bir şey görmedi.

Hayal görmüştü, bunun başka bir açıklaması yoktu; hayal etmişti, çünkü ölen Müdürünü düşünüyordu. Kesin olan bir şey varsa, o da Albus Dumbledore’un parlak mavi delici bakışlarını asla bir daha göremeyeceğiydi.


268
0
0
Yorum Yaz